Zihniyeti Sorunlu Olanlar
Makaleler / 30 Aralık 2010 Perşembe Saat 07:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Anadilde eğitim ve iki dillilik gündeme gelince Kürt halkını tehdit edenler ve savcıları göreve davet edenler Demokratik Toplum Kongresi Demokratik Özerkliği

Anadilde eğitim ve iki dillilik gündeme gelince Kürt halkını tehdit edenler ve savcıları göreve davet edenler Demokratik Toplum Kongresi Demokratik Özerkliği tartışmaya açınca dört koldan saldırıya geçtiler. Neler neler söylenmiyor ki! Ancak hepsinin ortak yanı, egemen ulus şovenizminin Kürtlere üstten bakışını yansıtıyor. Şoven egemen güçler Kürtlere nasıl yaklaşıyorsa kendine aydın yazar diyen birçok kesimin yaklaşımı da bunun izdüşümü olarak ortaya çıkıyor.

Bilmeyen de diyecek ki Kürtler bu Türklerin elinden neyi alıyor. Sanki Türklük ve Türk vatanı elden gidiyormuş gibi bir hava estiriliyor. Hâlbuki Kürtler gasp edilmiş en doğal haklarını istiyor. Bu konuda söylenenin tam aksine mütevazı istemlerde bulunuyor. Anadilde eğitim istiyor. Türkçeyi reddetmiyor; iki dillilik diyerek bunu ifade ediyor. Buna karşı iki dillilik böler deniliyor.

İki dillilik bölmez, aksine var olan bölünmeyi tamir eder. Kürtleri asimle edip kültürel soykırıma uğratmak istedikleri için anadilde eğitim ve iki dillilikten korkuyorlar. İki dilliliğin Kürtleri kültürel soykırıma uğratma stratejisine darbe vuracağını biliyorlar. Tepkilerin nedeni bırakılmayan kültürel soykırımcı zihniyettir. Kürdistan ve Kürtler Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak görülüyor. İki dilliliğe tepki gösterilmesinin başka hiçbir anlamı yoktur.

Bu konuda iktidar ve muhalefet aynı dili kullanıyor. Evde, sokakta konuşabilirsiniz, ancak kamu alanına ve eğitime Kürtçe giremezmiş! İçişleri bakanı sanki ortada bir çözüm süreci ve projesi varmış gibi “süreç baltalanır” diyor.

Ne AKP ne içişleri bakanı kimseyi kandırabilir. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden bu yana hükümetin Kürt sorunundaki politikaları sertleşmiştir. Hiçbir yumuşama ve adım yoktur. Bırakalım açılımı, demokratik siyaset üzerinde baskı kurarak demokratik çözümün önü tıkanmıştır.

Ortada bir çözüm yaklaşımı da süreci de yoktur. Sadece Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketinin hükümete ve devlete çözümü dayatma çabası vardır. Eylemsizlik de bunun için gerçekleşmiştir. AKP hükümeti bunu doğru anlayacağına, çözüm için adım atacağına bir çözüm projesi değil de tasfiye politikası olduğunu her fırsatta gösteriyor. AKP bu politikasını sürdürürse çatışmaların şiddetlenmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Nitekim Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin yanlış bir politika yürüttüğü konusunda sık sık uyarılar yapıyor.

DTK kongresinin yaptığı çalıştaya gösterilen tepki ise anlaşılır gibi değildir. Kürt sorunu konusunda düşünce üretmek bile suç oluyor. Yeri geldiğinde HAK-PAR federasyonu savunuyor, ama kapatılmadı diyenler şimdi daha makul talepler karşısında hükümetin yaptığı tehditleri haklı gören bir yaklaşım gösteriyorlar.

Bu düzeyde bir psikolojik savaş saldırısının yapılmasını sağlayan AKP ve yandaşı basındır. Çünkü Kürtlerin en doğal haklarını talep etmesi AKP’nin gerçek yüzünü açığa çıkarıyor. Bu nedenle Yavuz hırsız misali Kürtlerin talepleri bastırılmaya çalışılıyor. Sen talep edemezsin, sen taleplerini benim kırmızı çizgilerimin dışında ileri süremezsin denilerek bir baskı kuruluyor. Buna siyasi terör ve medya terörü de denilebilir.

Kürtlerin taleplerini anlama yerine nasıl çamur atarız, nasıl haksız duruma düşürürüz gayreti içindeler. Öyle ki, Kürtlerin haklı taleplerini başka tartışma zeminlerine çekerek kendilerine göre DTK’nın demokratik özerklik önerisini mahkûm etmek isteyenler de var.

Gülay Göktürk hanımefendi bazılarının söylemlerinden etkilenmiş ki hemen demokratik özerklik projesini demokratik olmamakla suçluyor. Stalinist bir proje olarak değerlendirmiş. Gerçekten de bu hanımefendinin kendine has değerlendirmeleri yok. Birkaç gazete okuyor, birkaç kişiyi dinliyor, ondan sonra değerlendirmeler yapıyor.

Kürtlerin demokratikleşme projesi doğrudan ve gerçek bir demokrasiyi hedefliyor. Örgütlü toplum olmadan demokrasi olmayacağını söylüyor. Tüm toplumsal kesimlerin örgütlenmesini demokrasinin olmazsa olmazı olarak görüyor. Bu örgütlenmeye her alandaki sivil toplum örgütlenmeleri de dâhildir.

Kuşkusuz toplumun örgütlenmeleri içinde komünler de var. Ortak çalışma için bir araya gelmiş her türlü komünün oluşması da bu demokratik kurumlaşmanın bir parçası olarak görülüyor. Gülay hanımefendi komün ismini duymuş ya hemen reel sosyalizm aklına gelmiş. Buradan yola çıkarak da Stalinizm damgasını vurmuş.

Son zamanlarda Kürt Halk Önderinin savunmalarını okumayanlar, PKK'nin ideolojik-teorik yaklaşımlarını bilmeyenler KCK’nin nasıl bir sistem olduğunu anlamayanlar ucuz konuşuyor. Bu hareketin görüşlerini öğrenmeden eski bilgi ve yargılarla konuşmak en hafif deyimle düzeysizliktir.

Bu dünyada reel sosyalizmi ve onun demokrasi yoksunluğunu en fazla eleştiren Kürt Halk Önderi ve PKK’dir. Şu anda demokrasiyi çok önemsiyor; özgürlüklerin vahası olarak değerlendiriyor.

Sovyetler Birliği’ndeki örgütlenmeler devletçi zihniyet ve demokratik merkeziyetçilik ilkesine göre işlediğinden bir süre sonra demokrasinin olmadığı, dolayısıyla özgürlüklerin olabildiğine sınırlandığı bir sistem haline gelmişlerdir.

Sistemi antidemokratik kılan komün örgütlenmeleri ya da Sovyetler (meclisler) değil, devletçi zihniyet ve demokratik merkeziyetçilik olmuştur. PKK ise toplumsal örgütlenme ve demokratik kurumlaşmada demokratik merkeziyetçiliği değil, demokratik konfederalizmi esas alıyor. Bu bir ayrıntı değil, sistemin özünü de ifade eden bir demokratik kurumlaşma modelidir. Bu model her türlü devletçi ve baskıcı sisteme karşı özgürlükçü ve demokratik bir alternatiftir.

Toplumun örgütlenmesi de demokrasinin gereğidir. Örgütlü toplumun devletçi ve baskıcı her türlü sistem karşısında demokratik konfederal örgütlenmesi de doğrudan demokrasinin ifadesidir. Bu sistemde toplumun çeşitli ihtiyacı ve taleplerini örgütlü kılan ve siyasi karar alma sürecini yumuşatan sivil toplum örgütleri de önemli demokratik kurumlar olarak rollerini oynayacaklardır.

Demokratik konfederal sistem içine giren tüm üniteler kendi bağımsız iradelerini koyacaklardır. Üstten bir dayatma olmayacaktır. Demokratik konfederal örgütlenme içine rızalarıyla gireceklerdir. Her alan ve her toplumsal kesim yerel ve bölgesel meclisler ve konseylere de seçimle temsilciler gönderilecektir.

Bu demokratik modelden sahte demokrasi savunucuları ve üst toplum demokrasiciliği oynayanlar rahatsız olabilir, ama sesini doğrudan yansıtmak isteyen halk ve tüm toplumsal kesimler ise kendi iradeleri esas alındığı için bu örgütlenme içine gönüllü katırlı ve yapılacak saldırılara karşı da bu örgütlenmeleri savunur.

Dört yılda bir seçime dayanan parlamenter sistemin ne faşizmi ne de savaşları önleyebildiği görülmüştür. Bu nedenle demokrasi anlayışı da gelişmiş, radikalleşmiş ve doğrudan demokrasi karakterine kavuşmuştur. Kürtlerin demokratikleşme modeline karşı çıkanlar bu gerçek demokrasiye karşı çıkanlardır.

Bu demokratik örgütlenme bir modeldir. Tüm Kürtler bu modeli benimsemeyebilirler. Bugünkü devletçi sistemin demokrasi anlayışı ve toplumsal yaşam modelini kabul edebilirler. Dolayısıyla demokratik konfedearl sistem her kese dayatılan bir model değildir. Rızası olmayanlar y demokratik konfederal modele katılmayarak kapitalist devletçi zihniyetin, yani devlet+demokrasi formülündeki devlet yanında yer alabilirler.

Kaldı ki konfederal demokratikleşme modeli demokratik özerklikle birebir örtüşmüyor. Demokratik özerklik, bir yönüyle deTürkiye ile ilişkiyi ifade ediyor. Kürtler bu özerkliğin içini ve altını şöyle ya da böyle doldurabilir. Bu, onların demokrasi zihniyetleri ve örgütlenme kapasiteleriyle ilgili olur.

Ancak Kürdistan'da Kürt halkının demokratik siyasi iradesini temsil eden bir yerel meclisin kabul edilmesi, bunun içinden çıkan yönetimin kendi kendini yönetmesi demokratik özerkliği ifade ediyor. Kuşkusuz anadilde eğitim ve iki dillilik de demokratik özerkliğin gereğidir. Müzakereler olursa demokratik özerkliğin birçok boyutu tartışılarak karara bağlanabilir.

Komünler ve diğer örgütlenmeler ise Türk devleti ile bir müzakere konusu değildir. Bu demokratik kurumlaşmalar Kürtlerin demokratik yaşamlarını derinleştirmelerini ifade etmektedir. Kuşkusuz demokratik özerklik her türlü örgütlenme özgürlüğünü ve buna dayalı kendi yaşamını, kendi örgütlenme özgürlüğünü tanınmasını da ifade etmektedir. Bu, demokrasinin gereğidir. Bir demokrasi köylülere, mahalleliye ya da kasabalıya şöyle örgütleneceksin, böyle yaşayacaksın dayatmasında bulunmaz. Kuşkusuz demokrasinin kuralı vardır. Başkalarını rahatsız etmeyen, zorla dayatılmayan örgütlenmeler demokrasinin gereğidir.

Demokratik özerklik tartışması ayrıdır, taban örgütlenmesine dayanan örgütlü toplum ve konfederal sistem ayrıdır. Kuşkusuz Kürtler demokratik özerkliğin ve demokratik yaşamın en iyi biçimde demokratik konfederal örgütlenmeyle gelişeceğine inanıyor. Nitekim Kürtlerin büyük çoğunluğu demokratik özerk yaşamı doğrudan demokrasiyi yaygınlaştırarak kurmak istemektedir.

Demokratik özerklik esas itibariyle kabul edilirse Türkiye genel meclisine temsilcilerin nasıl gönderileceği konusu tartışmayla belirlenir. Bunun için bugünkü seçim modeli mi yoksa başka bir model mi daha demokratik olur ve bölge halkını temsil eder konusu müzakere ve tartışmalarla netlik kazanabilir.

Esas yerine ayrıntılar üzerinde tartışmak da bir saptırma yöntemidir.

Demokrasi artık Kürtlerin kendi kendini yönetmesiyle mümkün olur. Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde meclisi de olacaktır, demokratik öz yönetimi de olacaktır. Kuşkusuz bu sadece yerel yönetimlerin yetkilerinin biraz arttırılması değildir. Çok bilinen biçimiyle savunma, diplomasi ve maliye dışındaki alanlarda kendi kendini yönetme bir çerçeve olarak ele alınabilir. Kürtler bir devlet ve iktidar peşinde olmadığından bu konularda anlaşmak zor olmaz. Öz savunma da öyle üzerinde gürültü koparılacak bir konu değildir. Ayrı bir ordu kurmak değildir. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi polis sisteminin bölge yönetiminin kontrolünde olması gibi bir şeydir. Amerika başta olmak üzere birçok ülkede bu tür uygulamalar vardır.

Demokratik özerklik ve yerel meclisler demokrasinin gereğiyse bu yönlü bir öz savunma ayrı bir silahlı güç oluşturmak olarak ele alınamaz. Kaldı ki bunlar da müzakere sonucu belirlenir.

Türkiye'deki tepkilerin önemli bir çoğunluğu devletçi zihniyetten kaynaklanmaktadır. Kendilerinin paradigması ve demokrasi anlayışı iktidarcı ve devletçi zihniyetle şekillendiğinden Kürtlerin demokratik özerklik önerisi ve çift dillilik de bu çerçevede ele alınmaktadır. Sorun kendilerinin zihniyeti ve algılanmasında yaşanırken, Kürtlerin suçlanması da bir ironi olmaktadır.

Kuşkusuz Türk devleti Kürtlerin demokratik özerkliğini kabul etmezse o zaman Kürtler bu sistemi demokratik kurumlaştırmayla gerçekleştirirler. Zaten şimdiden birçok alanda demokratik kurumlaşmalarını gerçekleştirmektedirler.

Hiç kimse anayasa izin vermiyor diyerek demokrasi mücadelesini durduramaz. Anayasa ve yasalar da toplumun demokrasi mücadelesiyle değiştirilirler. Bugün dünyada kısmi bir demokrasi varsa bu yöneticilerin insafına bırakılarak ortaya çıkarılmamıştır. Özcesi Kürtlerin yürüttüğü mücadeleye benzer mücadelelerle bazı demokratik kazanımlar elde edilmiştir. Bu nedenle anayasa ve yasalar izin vermiyor, sadece bunların el verdiği sınırlar içinde kalacaksınız ve uyacaksınız demek demokrasi anlayışı değildir. Demokrasi, mevcut anayasa ve yasalara itiraz ve bu itirazın demokratik duruş ve eylemliliklerle geliştirilmesi anlamına da gelmektedir. Buna yok denildiği yerde demokrasilerden söz edilemez.

Bir de sinir uçlarına dokunma kavramı üretilmiş. İki dillilik Türkiye'nin sinir uçlarına dokunmakmış! Demokratik özerklik istemek sinir uçlarına dokunmakmış! Kuşkusuz Kürt halkı bugüne kadar bu sinir uçları denen kırmızı çizgilere karşı çıkarak mücadelesini yürütmüştür. Bu mücadele ve talepler birilerini rahatsız ediyor denilerek ertelenemez, taleplerden vazgeçilemez. Haksızlığa uğrayan, kültürel soykırım altında olan, üzerinde siyasi egemenlik ve bunun için baskı uygulanan Kürtlerdir. Kürtlere anadilde eğitim istemeyin, iki dillilik kabul edilemez, bunları isterseniz sinir uçlarına dokunursunuz diyenler, aslında Kürtler üzerindeki mevcut politikayı farklı biçimde onaylayanlardır.

Zamansızmış söylemi de sadece ve sadece AKP yandaşçılarının dilidir. Neden AKP’nin yüzünü açığa çıkarıyorsunuz diyorlar. Sanki anadilde eğitim şimdi isteniyormuş, sanki demokratik özerklik talebi yeniymiş! Bunlar yeni değildir. Şimdi tepki gösterilmesinin nedeni, geniş yelpazede Kürtleri temsil eden bir kurumun bunları dillendirmesidir.

Bunları dillendirmek, bazı şeylerin yapılmasının önünü alırmış lafları da tam bir psikolojik savaş biçimidir. AKP TRT 6 ve üniversitelerde bazı bölümler açılması dışında bir şey yapmamış ki önü alınsın. Aksine 2009 yerel seçimlerinden sonra Kürtler ve demokrasi güçleri adım atılmasını istiyor, ama AKP tersini yapıyor. Kürt siyasetçilerini zindana atarak bu taleplerin önünü almaya çalışıyor.

Bir gerilim yaratmadan söz edilecekse o da AKP'nin uyguladığı politikalardır. Binlerce siyasetçinin tutuklanması gerilim yaratmak olmuyor, eylemsizliğe rağmen askeri ve siyasi operasyonları sürdürmek gerilim yaratmak olmuyor, ama Kürtlerin en doğal haklarını talep etmesi gerilim yaratmak oluyor! Buna Yavuz hırsızlık denir.

AKP için önemli olan seçimdir. Herkesi oyalayıp, aldatıp seçimi kazanmayı hedefliyor. Keçi can derdinde, kasap et derdinde diye bir söz vardır. AKP’nin şu andaki derdi kasabın derdine benzemektedir.

Türkiye'de AKP, CHP ve MHP kendilerine verilmiş rolleri oynuyorlar. Hepsi Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesinde farklı rolleri paylaşmış aktörlerdir. Anadilde ve demokratik özerklik tartışmaları sürecinde bu daha da netleşmiştir.

Mizgîn Delîla

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.